Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Vicdan

Yeni Kemer - Vicdan haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Vicdan haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

KİTAP PINARI’NDA EYLÜL BULUŞMASI: SUÇ VE CEZA ÜZERİNE VİCDAN, AHLAK VE İNSAN RUHU Haber

KİTAP PINARI’NDA EYLÜL BULUŞMASI: SUÇ VE CEZA ÜZERİNE VİCDAN, AHLAK VE İNSAN RUHU

KİTAP PINARI’NDA EYLÜL BULUŞMASI: SUÇ VE CEZA ÜZERİNE VİCDAN, AHLAK VE İNSAN RUHU Dostoyevski’nin ölümsüz eseri “Suç ve Ceza”, Kitap Pınarı’nın Eylül buluşmasında çok yönlü bir edebiyat sohbetinin merkezine yerleşti. Raskolnikov’un suçu, vicdanı, kibri, yalnızlığı ve Sonya’nın temsil ettiği sevgi; katılımcıların farklı bakış açılarıyla yeniden ele alındı. Edebiyatın insanı kendisiyle yüzleştiren gücü, Kitap Pınarı’nın Eylül ayı buluşmasında bir kez daha ortaya çıktı. Bir araya gelen edebiyatseverler, Fyodor Dostoyevski’nin dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer alan Suç ve Ceza romanını yalnızca bir cinayet ve ceza hikâyesi olarak değil; vicdan, ahlak, yoksulluk, toplumsal yapı, gurur, sorumluluk, sevgi ve insanın kendi iç dünyası üzerinden değerlendirdi. Buluşmanın moderatörlüğünü Ahsen Yıldız üstlendi. Yıldız, sohbetin başlangıcında katılımcıları 19. yüzyıl Petersburg’unun karanlık atmosferinden insan ruhunun daha da karanlık ve karmaşık bölgelerine doğru bir yolculuğa çıkardı. “Asıl mahkeme insanın kendi içindedir” Ahsen Yıldız, Suç ve Ceza üzerine yaptığı değerlendirmede romanın temel sorularından birinin, insanın kendisini diğerlerinden üstün görerek ahlaki kuralları aşabileceğine inanıp inanamayacağı olduğunu vurguladı. Yıldız, Raskolnikov’un işlediği cinayeti yalnızca bireysel bir suç olarak değerlendirmek yerine, romanın insan vicdanıyla kurduğu ilişkiye dikkat çekti. “Bugün burada sadece 19. yüzyıl St. Petersburg’unun karanlık sokaklarında bir gezintiye çıkmıyoruz; insan ruhunun en muğlak, en çetin dolambaçlarında kendi vicdanımızla yüzleşiyoruz.” Raskolnikov’un baltayı kaldırdığı anın, yalnızca bir cinayetin değil, “Üstün insan her şeyi yapabilir mi?” sorusunun da sembolü olduğunu ifade eden Yıldız, Dostoyevski’nin suç kavramını mahkeme salonlarının ötesine taşıdığını söyledi. Yıldız’a göre romanın en çarpıcı taraflarından biri, insanın işlediği suçtan sonra kendi vicdanında başlayan kaçınılmaz hesaplaşmadır. Ancak Yıldız, romanın karanlık atmosferinin yalnızca suç ve cezayla sınırlı olmadığını, eserin sonunda sevgi ve bağışlanmaya açılan bir kapının bulunduğunu da belirtti. Sonya karakterinin Raskolnikov’un dönüşümündeki rolüne dikkat çeken Yıldız, sevgi ve samimi kabulün insanı en ağır karanlıktan bile çıkarabilecek bir güç olduğunu ifade etti. Katılımcılar Raskolnikov’u farklı pencerelerden okudu Sohbet ilerledikçe Suç ve Ceza, her katılımcının kendi bakış açısından yeniden yorumlandı. Ortaya yalnızca bir roman değerlendirmesi değil, aynı zamanda insanın suç, sorumluluk ve vicdanla ilişkisini sorgulayan kapsamlı bir edebiyat sohbeti çıktı. Demet Şenel Tutgun: “İnsan vicdanından kaçamaz” Demet Şenel Tutgun, Dostoyevski’nin insanın en ağır cezasının kimi zaman mahkeme değil, kendi vicdanı olduğunu anlattığını belirtti. Raskolnikov’un kendisini diğer insanlardan üstün görmesinin onu yalnızlaştırdığını ifade eden Tutgun, gerçek kurtuluşun suçun ve sorumluluğun kabul edilmesinden, insanlarla yeniden bağ kurmaktan ve merhameti keşfetmekten geçtiğini dile getirdi. Fatma Öztürk: “Suç yalnızca hukuki değildir” Fatma Öztürk, romanın olay örgüsünü Raskolnikov’un işlediği cinayet, sonrasında yaşadığı korku ve vicdan azabı ile Sonya’nın desteği üzerinden değerlendirdi. Öztürk, Porfiri’nin soruşturmasının ve Sonya’nın desteğinin Raskolnikov’un suçunu itiraf etmesinde önemli bir rol oynadığını belirterek, romanın asıl meselesinin hukuki cezanın ötesinde vicdani hesaplaşma olduğunu vurguladı. Necla Doğan: “Roman aynı zamanda dönemin Rusya’sını anlatıyor” Necla Doğan, Suç ve Ceza’nın yalnızca Raskolnikov’un ruhsal çatışmalarını anlatmadığını, aynı zamanda dönemin Rusya’sındaki sosyal ve ekonomik yapıyı da gözler önüne serdiğini söyledi. Doğan, romanı “heyecanlı, düşündürücü ve okunası” bir eser olarak değerlendirdi. Makbule Çapraz: “İnsan ahlaki değerlerinden kaçamaz” Makbule Çapraz ise eserin, işlenen bir suçun yalnızca toplumsal ve hukuki bir bedeli olmadığını; insanın kendi vicdanından ve ahlaki değerlerinden de kaçamayacağını ortaya koyduğunu ifade etti. Çapraz, Dostoyevski’nin ahlaki çatışmaları, vicdan azabını ve suçluluk psikolojisini derinlemesine işlediğine dikkat çekti. Cenap Murtezaoğlu: “19. yüzyılda edebiyatta bir Rus devrimi yaşandı” Buluşmanın dikkat çekici değerlendirmelerinden biri de Cenap Murtezaoğlu’ndan geldi. Murtezaoğlu, 19. yüzyılın Rus edebiyatında büyük bir dönüşüm yaşandığını belirterek, Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Turgenyev ve Tolstoy gibi büyük yazarların ortaya çıkışını Rus toplumunun kendi tarihsel ve sosyal koşullarıyla birlikte değerlendirdi. “19. yüzyıl, kanımca edebiyat dünyasında bir Rus devriminin yaşandığı dönemdir.” Murtezaoğlu, Suç ve Cezayı da bu büyük edebi dönüşümün önemli eserlerinden biri olarak değerlendirirken, kitabı böylesine güzel insanlarla paylaşmanın mutluluğunu dile getirdi. Hatice Kuş: “Kibir, insanın altında kaldığı bir enkaza dönüşüyor” Hatice Kuş, Raskolnikov’un toplumu kurtarma düşüncesiyle kendisine oluşturduğu teorinin, cinayet işlendiği anda nasıl büyük bir çöküşe dönüştüğüne dikkat çekti. Kuş’a göre roman, insan zihninin kendi kurduğu kuralların, insan doğasındaki kadim ahlaki duyguların önüne geçemeyeceğini gösteriyor. Raskolnikov’un yaşadığı iç çatışmanın, insanın kendi vicdanından kaçmasının mümkün olmadığını ortaya koyduğunu belirtti. Fethiye Çalışkan: “Hukuken aklanmak yetmez” Fethiye Çalışkan, Raskolnikov’un yoksulluk ve düşüncelerinin etkisiyle cinayete sürüklenmesini, ardından yaşadığı vicdan azabı ve korkuyu değerlendirdi. Çalışkan, romanın önemli mesajlarından birinin, insanın kendisini başkalarından üstün görerek suç işlemeyi haklılaştırmasının sonuçları olduğunu söyledi. “Önemli olan suç işleyen kişinin hukuken aklanması değil, insanın kendi vicdanında aklanmasıdır.” Neriman Zevkliler: “Her kötülüğün anahtarı yine sevgi” Neriman Zevkliler ise Raskolnikov’un kendi doğrularına inanarak cinayet işlemesini ve sonrasında yaşadığı ağır ruhsal çöküşü değerlendirdi. Raskolnikov’un giderek yalnızlaşmasını ve kendi içinde hesaplaşmasını romanın en önemli unsurlarından biri olarak gören Zevkliler, Sonya karakterinin ise bu karanlık dünyada sevginin ve fedakârlığın temsilcisi olduğunu ifade etti. Zevkliler, Raskolnikov’un yaşadığı dönüşüm üzerinden şu düşünceyi öne çıkardı: “Her kötülüğün anahtarı yine sevgi olarak karşımıza çıkıyor.” Atilla Çalışkan: “Dostoyevski 1860’ların Rus toplumunun resmini çekti” Atilla Çalışkan, Dostoyevski’nin roman aracılığıyla 1860’lı yılların Rus toplumuna adeta bir fotoğraf tuttuğunu belirtti. Raskolnikov’un yoksulluğu nedeniyle hukuk eğitimini sürdürememesi, tefeci kadını öldürmesi ve ardından yaşadığı vicdan azabı üzerinde duran Çalışkan, Sonya’nın Raskolnikov’un hayatındaki dönüştürücü rolüne dikkat çekti. Çalışkan, Raskolnikov’un itirafı ve ardından Sibirya’daki ceza sürecini de romanın insanın yeniden doğuş arayışının bir parçası olarak değerlendirdi. Bir romanın ötesinde: İnsan üzerine uzun bir sohbet Eylül buluşmasının ortak noktası, Suç ve Ceza’nın üzerinden geçen yaklaşık iki yüzyıla rağmen hâlâ güncelliğini koruyan sorular taşımasıydı: İnsan kendisini diğer insanlardan üstün görebilir mi? Bir amaç, işlenen suçu haklı çıkarabilir mi? İnsan hukuk önünde cezalandırılmasa bile vicdanından kaçabilir mi? Suçun gerçek cezası nedir? Bir insan yaptığı kötülükten sonra yeniden doğabilir mi? Sevgi ve merhamet, insanın dönüşümünde ne kadar güçlü olabilir? Kitap Pınarı’nın Eylül buluşmasında bu soruların tek bir cevabı aranmadı. Tam tersine, Dostoyevski’nin yaptığı gibi soruların kendisi sohbetin merkezine yerleştirildi. Bu yönüyle buluşma, yalnızca bir kitap değerlendirmesi olmaktan çıkarak insan doğası, vicdan, ahlak ve toplum üzerine ortak bir düşünme alanına dönüştü. Edebiyatın birleştirdiği insanlar Eylül buluşmasına moderatör Ahsen Yıldız ile birlikte Cenap Murtezaoğlu, Makbule Çapraz, Nejla Doğan, Atilla Çalışkan, Fethiye Keçelioğlu, Selda Saday, Özgük Kükük, Hatice Kuş, Demet Şenel Tutgun, Ahmet Akyapı, Fevziye Özar, Neriman Zevkliler, Fatma Öztürk, Meltem Aktürk ve Suna Karasürme katıldı. Buluşmanın sonunda katılımcılar, yalnızca Dostoyevski’nin dünyasından çıkmış olmanın değil, aynı kitabı farklı gözlerle okuyup birbirlerinin düşüncelerine dokunmanın da keyfini yaşadı. Masada kitaplar, notlar ve çaylar vardı; fakat asıl paylaşım düşüncelerdi. Ve Kitap Pınarı’nın Eylül buluşması, Dostoyevski’nin karanlık dünyasından geçerek vicdan, sevgi ve insan olmanın anlamı üzerine yapılan uzun bir sohbetin ardından sona erdi. Katılımcılar, bir sonraki Kitap Pınarı buluşmasında yeniden bir araya gelmenin heyecanıyla salondan ayrıldı.

KİTAP PINARI’NDA OCAK SÖYLEŞİSİ YAPILDI Haber

KİTAP PINARI’NDA OCAK SÖYLEŞİSİ YAPILDI

OCAK SÖYLEŞİSİNİN KİTAP PINARI: SİNEKLERİN TANRISI'NI DERİNLEMESİNE İNCELEMEK Bazı kitaplar vardır ki; her okunuşta yeni bir anlam kazanır, kapandıktan sonra asıl konuşma başlar. William Golding'in Sineklerin Tanrısı tam da böyle bir eser. Kemer Kitap Pınarı Kulübü'nün Ocak buluşması, bu sessiz fakat derin etkili klasik üzerine yoğunlaşarak insan doğasının karanlık köşelerine doğru ortak bir yolculuğa dönüştü. Ahsen Yıldız'ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte, roman sadece edebi bir anlatı değil; medeniyet, güç, liderlik, vicdan ve kötülük temalarının kesişim noktasında duran bir alegori olarak ele alındı. Issız bir adada mahsur kalan çocukların hikayesi, konuşmalar ilerledikçe günümüz dünyasına ışık tutan bir aynaya dönüştü. “Bu roman cevaplar vermez, yüzleşmeye davet eder” Ahsen Yıldız, giriş konuşmasında Sineklerin Tanrısı'nın tüm zamanlarda neden tekrar okunması gereken bir eser olduğunu şu sözlerle vurguladı: “Bu roman bize hazır cevaplar vermez; aksine rahatsız edici sorular bırakır. İnsanın içindeki karanlıkla yüzleşme cesareti ister. Bugün burada sadece bir edebiyat eserini değil; liderliği, vicdanı, sorumluluğu ve kötülüğü tartışıyoruz. Çünkü Sineklerin Tanrısı, yazıldığı dönemin ötesine geçen bir uyarıdır.” Yıldız'a göre edebiyatın asıl gücü buradan gelir: Sustuğumuz yerde konuşturur, görmezden geldiğimizde yüzleştirir. Çocuklar, fakat hiç de masum değiller Golding'in romanında çocuklar sadece masumiyetin simgesi değil; aksine insan doğasının çıplak taşıyıcılarıdır. Sohbet sırasında bu gerçek sıkça vurgulandı. Katılımcılar, çocuk karakterlerin birer "model" olarak tasarlandığını, yazarın onları bilinçli bir deneyin içene yerleştirdiğini ifade etti. Cenap Murtazaoğlu, Golding'in romanı ilk tasarladığında İçimdeki Yabancılar adını seçtiğini ve eserin 1954 yılının nükleer savaş koşullarından ilham aldığını belirtti. Ona göre çocuklar, yokluk ve korku ortamında insan davranışlarının bir prototipini sunuyordu. Romanın Jules Verne’in İki Yıl Okul Tatili ile tematik benzerliği de bu noktada gündeme geldi: Her iki eser de çocukların merkezindedir; ancak Golding'in dünyasında umut hızla karanlığa teslim olur. Liderlik: Koruyucu mu, dönüştürücü mü? Söyleşinin en heyecan verici konularından biri liderlikti. Neriman Zevkliler, moderatörün “Hangi karakter olmak isterdiniz?” sorusuna verdiği cevapla tartışmayı derinleştirdi: Jack karakterinin başlangıçtaki iyi niyetine rağmen, iktidarı ele geçirince içindeki “canavarın” uyanması; demokrasi, hukuk ve ahlakın ne kadar çabuk yok edilebileceğini gösteriyordu. Güç, bir kez konumlandığında, çevresindeki her şeyi değiştiriyordu. Kötülük bulaşıcıdır Rebia Baltacıoğlu, romanın belki de en düşündürücü yanına dikkat çekti: “Kötülük çoğu zaman yapanlardan değil, sessiz kalanlardan güç alır.” Issız adada yaşananlar; bugünün sokaklarında, okullarında ve dijital dünyasında gördüğümüz çeteleşmenin ilkel bir çekirdeği gibidir. Sessizlik, kötülüğün en sadık dostudur. Aklın gözlüğü kırıldığında Romanın sembolleri de söyleşinin önemli noktalarından biriydi. Fatma Öztürk, “Domuzcuk” karakterinin aklı ve düzeni temsil ettiğini; gözlüğün kırılması ve çalınmasıyla aklın sistematik bir şekilde yok edildiğini anlattı. Bu yok ediliş, düzeni temsil eden Ralph'in yalnızlaştırılmasıyla tamamlanır. Makbule Çapraz ise deniz kabuğu ve gözlük gibi nesnelerin değer kaybını, medeniyetin kırılganlığıyla ilişkilendirdi. Deniz kabuğunun kırılması, sadece bir nesnenin değil; uygarlığın dağılmasının simgesidir. Belirsiz bir son, devam eden bir mücadele Romanın sonu, söyleşide özel olarak ele alınan başka bir konuydu. Atila Çalışkan, çocukların kurtulmuş gibi görünmesine rağmen asıl sorunun cevapsız olduğunu vurguladı: İyi mi galip geldi, kötü mü? Yoksa bu mücadele sadece başka bir forma mı büründü? Atom ve nötron bombalarının gölgesinde yazılan bu roman, bugün hâlâ aynı soruyu gündemde tutmaktadır. Fethiye Çalışkan : Çocuklar bir uçakla savaş tehdidinden uzak bir yere götürülmek istenir fakat uçak bir adaya düşer ve çocuklar orada mahsur kalır. Başlangıçta bu durumdan memnun olurlar çünkü ailelerinden uzakta özgürce hareket edebilirler... Ancak zamanla işler istedikleri gibi gitmez... Güç ve liderlik mücadelesi çocukları kendi savaşlarının içine çeker. Adadaki masumiyet yerini kötülüğe bırakırken, çocuklar demokratik düzenin kabile düzenine geçişine tanık olur. Zorba güçlerin aydınlık kafaları yok etmeye çalıştığı bir düzende değişim geçirirler. Belma Murtazaoğlu: Yazar gençler aracılığıyla zor koşullarda insan karakterinin nasıl gizli kalmış yanlarıyla ortaya çıkacağını gösteriyor. Her dönemde düşünülebilecek konuları büyük bir ustalıkla işliyor. Hatice Kuş: Eserde, güç mücadelesi etrafında zayıflayan ahlak ve artan vahşetin günümüzde normalleşmesi gerçekten endişe verici… Bizler zekâmızla övünüyoruz ama gücün peşinde koşarken ve onu koruma çabasında insanlığımızı sorgular hale geliyoruz. Edebiyatın bıraktığı soru Sineklerin Tanrısı, Kemer Kitap Pınarı’ndaki bu toplanışta bir kez daha gösterdi ki; bazı kitaplar rafa kaldırılmaz, onlar okuyucunun zihninde yaşamaya devam eder. Söyleşi, şu soruyla sona erdi: “Uygarlık gerçekten bizi dönüştürür mü, yoksa içimizdeki ilkel yan uygun zamanı mı bekler?” Kemer Kitap Pınarı Kulübü, bu sorunun yankısını bir sonraki ay John Steinbeck’in Gazap Üzümleri kitabıyla sürdürecek. Gelecek Ayın Kitabı: John Steinbeck – Gazap Üzümleri Gazap Üzümleri, 1930'ların Büyük Buhran döneminde kuraklık ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle topraklarını kaybeden Oklahomalı Joad ailesinin hayatta kalma mücadelesini ele alır. Aile, daha iyi bir yaşam umuduyla California'ya doğru zor bir yolculuğa çıkar. Fakat vardıklarında, buldukları gerçek vaat edilen refahtan çok daha uzaktadır. Roman, göçmen işçilerin zor çalışma şartlarını, açlığı, yoksulluğu ve sömürüyü ortaya koyarken; kişisel çaresizlikten toplumsal dayanışmaya ulaşan bir bilinç değişimini de anlatır. Tom Joad’ın kişisel adalet arayışı, eski vaiz Jim Casy'nin sözleriyle evrensel bir insanlık düşüncesine evrilir. Steinbeck, Joad ailesi üzerinden sadece bir ailenin değil, bir dönemin de trajedisini resmeder. Gazap Üzümleri, adaletsizlikle mücadele, insan onuru ve umut ile öfkenin iç içe geçtiği bir dünyada “birlik olmanın” önemini vurgulayan güçlü bir toplumsal anlatıdır.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.