Bir toplumun geleceğini görmek istiyorsanız okullarına bakın derler. Peki, okullarda artan şiddet olaylarına bakınca ne görmeliyiz? Sadece bireysel öfke patlamaları mı, yoksa daha derin bir sorunun yüzeye çıkışı mı?
Eğitim, yalnızca bilgi aktarmak değildir; aynı zamanda insan yetiştirmektir. Ancak son yıllarda eğitim ortamlarında sıkça karşılaştığımız şiddet olayları, bu temel amacın giderek zayıfladığını düşündürüyor. Öğrenciler arasındaki zorbalık, öğretmene yönelik saygı kaybı ve hatta fiziksel saldırılar… Bunlar tek tek olaylar değil, bir zincirin halkalarıdır.
Şiddetin kaynağını sadece okulda aramak büyük bir hata olur. Aile içinde çözülemeyen sorunlar, sosyal medyada normalleştirilen agresif davranışlar ve toplumda giderek artan tahammülsüzlük, öğrencilerin davranışlarına doğrudan yansıyor. Çocuk, görmediği bir şeyi yapmaz; ama sürekli maruz kaldığı bir davranışı zamanla normal kabul eder.
Tam da bu noktada, televizyon dizilerinin etkisini görmezden gelmek mümkün değil. Akşam saatlerinde milyonların izlediği yapımlarda mafya ilişkileri, güç gösterileri ve şiddet, çoğu zaman “başarı” ve “itibar” ile yan yana sunuluyor. Hukukun değil gücün kazandığı, sabrın değil intikamın yüceltildiği bu hikâyeler, özellikle genç zihinlerde tehlikeli bir algı oluşturuyor. Kahraman olarak sunulan karakterlerin çoğu, sorunlarını konuşarak değil, şiddetle çözüyor.
Daha da düşündürücü olan ise şu: Aynı toplumda eğitim ve öğretmenlik mesleği giderek geri plana itiliyor. Dizilerde ya da popüler kültürde öğretmen figürü çoğu zaman ya sıradanlaştırılıyor ya da değersizleştiriliyor. Oysa gerçek hayatta bir öğretmen, bir çocuğun kaderini değiştirebilecek en güçlü figürlerden biridir. Ancak ekranlarda rol model olarak sunulan kişiler çoğunlukla öğretmenler değil, “güçlü” görünen ama şiddeti araç olarak kullanan karakterler oluyor.
Burada çarpıcı bir çelişki var: Bir yanda sabır, emek ve bilgiyle geleceği inşa etmeye çalışan öğretmenler; diğer yanda kısa yoldan güç ve para kazanan, şiddeti normalleştiren karakterler… Gençler hangisini daha cazip bulur? Bu sorunun cevabı, aslında yaşadığımız sorunun da özeti.
“Bir milletin gençleri ne zaman bozulur biliyor musunuz? Yetişkinleri bozulduğu zaman.” demiş Montesquieu.
Ne yazık ki; büyüklerin desteğiyle ‘Dokunulmaz öğrenciler’ yaratıldı.
Hep haklı veliler yaratıldı.
İstediği olmadığında cimere şikayet eden veliler, öğretmenin performansını mesai saatiyle ölçen cahil kitleler doğdu.
Ve uyum sağlayamayan, başarılı olamayan, kendini ayrıcalıklı gören çocuklar da bu suçları işledi.
“Atatürk’ü akıllardan ve okullardan nasıl atarız?” la uğraşan sorumlu yetkililer, Atatürk’ü silemediler ama okullara eğitim dışında her türlü olumsuzluğu yerleştirdiler.
Sadece disiplin cezalarıyla sorunu çözmeye çalışmak, yangına su değil, duman üflemek gibidir. Çünkü şiddet bir sonuçtur; asıl mücadele edilmesi gereken nedenlerdir.
Okullarda empati eğitiminin güçlendirilmesi, rehberlik hizmetlerinin etkin kullanılması ve öğretmenlerin sadece ders anlatan değil, aynı zamanda yol gösteren bireyler olarak desteklenmesi gerekiyor. Aynı şekilde ailelerin de köstek değil destek olarak sürecin içinde yer alması elzemdir. Çünkü eğitim, okul ile ev arasında kurulan bir köprüdür; bir ayağı eksik olursa yıkılması kaçınılmazdır.
Unutulmaması gereken bir gerçek var: Şiddet öğrenilen bir davranıştır, ama aynı şekilde sevgi ve barış da öğrenilebilir. Çocuklara neyi öğretirsek, yarınlarda o olur.
Bugün sınıflarda yükselen seslere kulak vermezsek, yarın o sesler toplumun her köşesinde yankılanır. Eğitim, sadece akademik başarıyı değil, insan olmayı da öğretmelidir. Aksi halde bilgili ama öfkeli bir nesil yetiştiririz ki, bu da en az cehalet kadar tehlikelidir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ahsen Yıldız
BİR TOPLUMUN AYNASI
BİR TOPLUMUN AYNASI
Bir toplumun geleceğini görmek istiyorsanız okullarına bakın derler. Peki, okullarda artan şiddet olaylarına bakınca ne görmeliyiz? Sadece bireysel öfke patlamaları mı, yoksa daha derin bir sorunun yüzeye çıkışı mı?
Eğitim, yalnızca bilgi aktarmak değildir; aynı zamanda insan yetiştirmektir. Ancak son yıllarda eğitim ortamlarında sıkça karşılaştığımız şiddet olayları, bu temel amacın giderek zayıfladığını düşündürüyor. Öğrenciler arasındaki zorbalık, öğretmene yönelik saygı kaybı ve hatta fiziksel saldırılar… Bunlar tek tek olaylar değil, bir zincirin halkalarıdır.
Şiddetin kaynağını sadece okulda aramak büyük bir hata olur. Aile içinde çözülemeyen sorunlar, sosyal medyada normalleştirilen agresif davranışlar ve toplumda giderek artan tahammülsüzlük, öğrencilerin davranışlarına doğrudan yansıyor. Çocuk, görmediği bir şeyi yapmaz; ama sürekli maruz kaldığı bir davranışı zamanla normal kabul eder.
Tam da bu noktada, televizyon dizilerinin etkisini görmezden gelmek mümkün değil. Akşam saatlerinde milyonların izlediği yapımlarda mafya ilişkileri, güç gösterileri ve şiddet, çoğu zaman “başarı” ve “itibar” ile yan yana sunuluyor. Hukukun değil gücün kazandığı, sabrın değil intikamın yüceltildiği bu hikâyeler, özellikle genç zihinlerde tehlikeli bir algı oluşturuyor. Kahraman olarak sunulan karakterlerin çoğu, sorunlarını konuşarak değil, şiddetle çözüyor.
Daha da düşündürücü olan ise şu: Aynı toplumda eğitim ve öğretmenlik mesleği giderek geri plana itiliyor. Dizilerde ya da popüler kültürde öğretmen figürü çoğu zaman ya sıradanlaştırılıyor ya da değersizleştiriliyor. Oysa gerçek hayatta bir öğretmen, bir çocuğun kaderini değiştirebilecek en güçlü figürlerden biridir. Ancak ekranlarda rol model olarak sunulan kişiler çoğunlukla öğretmenler değil, “güçlü” görünen ama şiddeti araç olarak kullanan karakterler oluyor.
Burada çarpıcı bir çelişki var: Bir yanda sabır, emek ve bilgiyle geleceği inşa etmeye çalışan öğretmenler; diğer yanda kısa yoldan güç ve para kazanan, şiddeti normalleştiren karakterler… Gençler hangisini daha cazip bulur? Bu sorunun cevabı, aslında yaşadığımız sorunun da özeti.
“Bir milletin gençleri ne zaman bozulur biliyor musunuz? Yetişkinleri bozulduğu zaman.” demiş Montesquieu.
Ne yazık ki; büyüklerin desteğiyle ‘Dokunulmaz öğrenciler’ yaratıldı.
Hep haklı veliler yaratıldı.
İstediği olmadığında cimere şikayet eden veliler, öğretmenin performansını mesai saatiyle ölçen cahil kitleler doğdu.
Ve uyum sağlayamayan, başarılı olamayan, kendini ayrıcalıklı gören çocuklar da bu suçları işledi.
“Atatürk’ü akıllardan ve okullardan nasıl atarız?” la uğraşan sorumlu yetkililer, Atatürk’ü silemediler ama okullara eğitim dışında her türlü olumsuzluğu yerleştirdiler.
Sadece disiplin cezalarıyla sorunu çözmeye çalışmak, yangına su değil, duman üflemek gibidir. Çünkü şiddet bir sonuçtur; asıl mücadele edilmesi gereken nedenlerdir.
Okullarda empati eğitiminin güçlendirilmesi, rehberlik hizmetlerinin etkin kullanılması ve öğretmenlerin sadece ders anlatan değil, aynı zamanda yol gösteren bireyler olarak desteklenmesi gerekiyor. Aynı şekilde ailelerin de köstek değil destek olarak sürecin içinde yer alması elzemdir. Çünkü eğitim, okul ile ev arasında kurulan bir köprüdür; bir ayağı eksik olursa yıkılması kaçınılmazdır.
Unutulmaması gereken bir gerçek var: Şiddet öğrenilen bir davranıştır, ama aynı şekilde sevgi ve barış da öğrenilebilir. Çocuklara neyi öğretirsek, yarınlarda o olur.
Bugün sınıflarda yükselen seslere kulak vermezsek, yarın o sesler toplumun her köşesinde yankılanır. Eğitim, sadece akademik başarıyı değil, insan olmayı da öğretmelidir. Aksi halde bilgili ama öfkeli bir nesil yetiştiririz ki, bu da en az cehalet kadar tehlikelidir.